Koltukaltını traşlamayan kadınları seviyorum. Evet belki biraz kötü kokabilir ama cenneti isteseydim kırlara koşardım öyle değil mi?
Şehvet şubemden çıktığım zaman ağzımda sperm tadı, rahmimde ölmeye yüz tutan milyonlarca hücre vardı. Tek istediğim uzaklaşmaktı sevdiğim tek yerden. Mutlu olduğum tek noktadan uzaklaşmak evime gitmek istiyordum. Ama evim diyebileceğim bir yer yoktu hafızamda. Trafik ışıklarını takip ettim yürüyerek. Yanımdan geçen otobüslerin camlarından bana bakan gözler ifşa olmuş orospuluğumu süzüyorlardı tek tek. Ben aldatan bir kadındım. O ana kadar beni seven herkesi aldatmıştım. Kendimle oynarken bile aldatıyordum onları. Hep tanımadığım birilerini düşünerek. Ve şehvet şubem. Evet büyük omuzlarının altında beni yatakla arasında kıstırışı. İçimdeyken kendimi asla huzursuz hissetmiyordum. Belki de tüm şuan hissettiklerim o içimde değil diyeydi. Parmakları aklıma geldi ve arkamdan birisi bana seslendi. “ Hey hanfendi, çantanızdan bunu düşürdünüz”
Elinde kalbimin olduğunu kafamda kurarak adamın avcuna baktım. Boştu.
Sonra neden bilmiyorum bir parıltı farkettim elinde. Sokak lambalarından birisinden yayılan ışık adamın elinin içine varmıştı ve oradan da benim retinama. Parlayan şey gözümü aldı, tıpkı ilkokuldayken hocanın gözüne saatimle ışık yansıtmam gibi.
Bir jilet duruyordu avcunun içinde adamın. Neden sonra jilet havada asılı kaldı, adam öylece yokoluverdi. Nereden geldiği belli olmadığı gibi nereye gittiği de tam bir muammaydı.
Parlak objeye baktım. Alelacele olduğu yerden alıp cebime tıktım ve yoluma devam ettim.
Bu olay yağmurlu bir günde sahildeki yürüşümü aklıma getirmişti ama sanırım bu başka bir hikayenin konusuydu.
Bembeyaz bir odada uyandım ertesi sabah. Üzerimdeki kabanı çıkarmadan öylece yığılmıştım yatağa. Yanımda kızıl saçlı bir kızın yattığı dikkatimi çekti. Benim dolmalığımın aksine o çırılçıplaktı. “Üşümüyor mu?” diye geçirdiğim içimden. Sonra ona sarıldım. Orada değilmişim gibi; kıpırdamadı. Ya da…
“Ya da ölü gibi” dedi içimden bir ses.
Seksin vaadettiği tek şey pişmanlıktı benim için. Erkeklerin ego tatminlerinden ve kadınların anlaşılmazlığından usandığım kadar hayattan usanmamıştım. Karamsarlıktan çok uzak, zevk düşkünü bir canlı olarak tanımlayabilirim kendimi. Çocukluğumdan beri tek fantezim pübik tüylerini uzatmış bir kadının resmini çizmek olmuştur. Yaşım geçtikçe ve yeteneklerimi öğrendikçe bu fantezi yani hayali kadınımı resmetmek yerini fotoğrafını çekmeye bıraktı. Fanteziler asla gerçekleşmeyeceğini bildiğiniz hayallerdir. Eğer gerçekleşme ihtimali ortaya çıkarsa fanteziniz artık bir fantezi değil karşı konulmaz kader haline gelir. Ve benim fantezim bu tanımlamaya oldukça uyuyordu. Öyle olmasa burada olmazdım değil mi?
Başından beri haklıydı sevgilim. Teninden, sesinden, kokusundan ölesiye sıkılmıştım. Öylesine sıkılmıştım ki onunla ilgili her şeyden, her fırsatta şehvet şubeme koştum. Sabah kalktığımda, işten çıktığımda, gece uyuyamadığımda. Ve şehvet şubem beni besledi. Penisinden akan beyaz suyla. Bulabildiği her boşluğumdan besledi beni. Ruhuma kadar işlemesinin sebebi de buydu.
Şimdi bu kızın yanında beni görse şehvet şubesi ne düşünürdü ne hissederdi bilmiyorum ama kalbinin kırılacağından emindim. Ama kendimi alamadım. Çıplak vücuduna bastırdım ıslak vücudumu. Soğuktu, çok souğuktu. Bir insanın olmaması gerektiği kadar. Saçları parlaklığını yitirmişti sanki içindeki can çıkınca. Onu kendime doğru çevirmek istiyordum ama korktum. Yüzündeki ifadenin olabileceği şekillerden sanırım. Öylece sarılı kaldım donuk, kaskatı bedene.
Ellerim cebimde şehrin arka sokaklarında ayarladığım travesti ile randavulaştığımız yere doğru gidiyorum. Az önce yediğim sosisli midemde yanma yapıyor. Lanet olası şeyin dana eti oldundan emin değilim. Kedi eti, at eti, martı eti… saydıkça sayasım geliyor. 1 sigara 2 sigara… Yolsa yürürken ne de çok sigara içiyorum Kadıköy’deyken. Bildiğim sokaklar, bildiğim esnaf; bilmediğim bir travesti ile buluşmaya gidiyorum. Fotoğraf makinesinin çantasının ağırlığı omzumu çürütüyor.
Bu odadan çıkmam lazım, onu burada böylece bırakıp. Koşmak istiyorum, bacaklarımı hissetmeyene kadar. Şehvet şubem nerede ve onun ter kokusu. Adımımı atıyorum sokağa, sıcak terletmiyor, soğuk üşütmüyor beni. İklimlerden hangi gündeyiz bilemiyorum. Gündüz olmuş bile.
Tam karşımda uzun boylu bacakları traşlı bir adam. Kadın kıyafetleri içinde. Allak bullak oluyorum güzelliği karşısında. Ben kendi kadınlığımdan utanıyorum. Yanına varınca tek bir kelime bile etmeden belinden itekliyorum onu gideceğimiz yöne doğru. Otel odasının numarası 2011.
Koşuyorum Beyoğlu’nda. Ağlıyorum ve elimi cebime atıyorum telefonumu almak için.
Otel girişinden itibaren küf kokuyor. Travesti burnunu buruşturuyor yanımda. “Ne sanmıştın orospu çocuğu seni Hilton’a götüreceğimi mi?” Elimi cebime atıyorum odanın anahtarını bulmak için.
Şehvet dükkanım karşılıyor beni eve geldiğimde. Her zamanki kokusu, her zamanki hüzünlü gülümsemesi, her zamanki seksapeli. Erkeklerin tanrısı diye düşünüyorum içimden. Bense kadınların yüzkarasıyım. Elimden tutup odaya doğru götürüyor beni. “Sen git banyoda ufak bir işim var” diyorum. Lavabonun suyunu açıp ses yapıyorum kendimce. Elimi cebime atıyorum.
Cebimde ne olduğunu gördüğümde…
Gece olmuş bile, belli ki Tanrı ışıkları erken kapatmış bu gece.