24 Saat
İlle de tanımak istiyorsan beni sana anlatabileceğim 24 saatim var. Bu bir günden önceki 24 yılım ve sonrasındaki yıllarım asla aynı olmayacak; çünkü dün kardeşim intihar etti.
Saat 23.30 Perşembe; yaklaşık bir ay öncesinde yeğenimin üzerinde uyurken altına kaçırdığı çarşafın üzerinde yatıyorum yatağımda. Bu bir ay içerisinde sanırım her gün yıkadığım ancak bir türlü temizlenmediğine inandığım çarşaf. 2 gün sonra babamın ilk eşinden olan ablam evleniyor. Yarın akşam kınası var. Ne giyineceğimi düşünüyorum. Sigarayı bıraktığımdan bu yana en az 15 kilo aldım. 80 kiloluk vücudum artık dünyaya bile sığamıyor gibi hissediyorum. Alışkın değilim. Yatarken göbeğimin bacaklarıma değmesine. Ben hep cenin pozisyonunda yatanlardanım. Yarın ne giyineceğimi düşünüyorum. Ablamın prensesler gibi olacağına eminim. Kardeşi de hiç ablasına benzemiyor demesinler. Dolabımı gözkapaklarımdan geçiriyorum. Ve uykuya dalıyorum.
Saat 08.00 Cuma; iş hayatına atıldığımdan beri erken uyanmaya gittikçe daha da çok alışıyorum sanırım. Çünkü artık alarm olmadan bu saatlerde uyanıyorum. Hava ne kadar da güzel diye düşünüyorum içimden. Evde yalnızım. Erkek kardeşim okula gitmiş annem ve babamsa işe gitmek için erkenden evden çıkmışlar. Ben bugün izinliyim. Hamama gitmeyi planlıyorum. Babam gözeneklerin açılır kilo vermene yardımcı olur demişti dün akşam. Hem de düğün öncesi iyicene bir temizlenmiş olurum. Hem hamama doğru giderken bir kaç mağaza da var. En azından kınayı aradan çıkaracak bir kıyafet bulmalıyım kendime bugün. Ağdacı kızı da arıyorum tabi; Malatya’daymış. Tüh diyorum içimden. Neyse madem bugün iş güç yok güzel bir kahvaltı hazırlayıp kadın programlarına bakayım diyorum. Nasıl olsa saat çok erken daha dükkanlar açılmamıştır.
Saat 09.00 Cuma; mantarlı omlet yiyorum yanında hiç yakışmıyor ama kahve.
Saat 09.30 Cuma; hamama gitmeden önce bir de duş mu alsam acaba diye geçiriyorum içimden. Öf ne saçma temizlenmeye temiz mi gidilir deyip vazgeçiyorum.
Saat 10.00 Cuma; kadın programları başladı azıcık bakayım da öğlene doğru mağazaların açılmasına yakın çıkarım evden.
Saat 11.00 Cuma; sabah ayazı da gitti, kalkıp üstümü giyiniyorum. Kıyafet deneyeceğime göre rahat bir şeyler giyinmeliyim. Siyah taytımı geçiriyorum bacaklarımdan hemen. Kilo aldığımdan beri pantolonlarım olmuyor zaten üzerime. Üstüme de t shirt ve gömlek. Telefon, kulaklık, cüzdan ve anahtarlarım. Evet her şey tamam. Evden çıkıyorum.
Saat 11.30 Cuma; çarşı yürüme mesafesi evimize hava da güneşli mağazaların oraya vardım bile tek tek girip bakıyorum kıyafetlere. Üstüme göre bir şey yok. Bütün güzel kıyafetler zayıf insanlar için tasarlanmış onu farkediyorum. Hayatımda daha önce hiç şişman olmamıştım. Neyse en azından çarşıya kadar yürüdüm. 4 gündür ekmek de yemiyorum. Geç kalınmış bir diyet. Olsun.
Saat 12.00 Cuma; erkek kardeşim öğle arasında sınıfta duruyor. Az önce sandviçini yemiş. Arkadaşları biraz dalgın olduğunu görüyorlar. “Sıkıldım.” diyor. “Eve gideceğim ben.” Nereye gittiğini sorduklarında eliyle pencereyi gösteriyor. Çantasını sırtına takıp pencereye doğru 7 adım atıyor. Sınıf üçüncü katta. Kardeşimin bedeni bir saniye içinde zemin kata düşüyor. Pencereden geleceğe dair duyduğum tüm ümit düşüyor. Kalbimde taşıyabildiğim tüm sevgi düşüyor. Şimdiye dek biriktirdiğim tüm yaşama sevincim düşüyor pencereden. Yaşamış olduğum bütün mutlulukların toplamı düşüyor pencereden. Toprakla buluşuyor. Toprak her şeyi nötrlüyor.
Saat 12. 10 Cuma; bedenime uygun hiç bir şey yok. Son çare pasajlara bakıyorum. Civarda oturan çok yakın bir arkadaşımı arıyorum var mı bildiği dükkan diye. Lafa tutuyor beni. O sırada babam arıyor arkadan ama kaale almıyorum. Kesin neden işe gelmedin diye soracak biliyorum. Arkadaşım telefonu kapatıyor. Babamı arama düşüncesiyle ekrana bakarken sevgilim arıyor şimdi de. Kredi kartlarımla ilgili bir şey soruyor. Arkadan babam ısrarla arıyor. “Bir saniye canım babam arıyor hemen döneceğim sana.” diyorum. Telefonu alo diyerek açanlardan değilim hep efendim derim. İlk kelimem uzun olduğu için karşıdaki önce konuşmaya başlar çoğu zaman bu yüzden. Önce kimin konuştuğunu hatırlamıyorum ama şu kelimeler sıralanıyor kulağıma:
Allah belanızı versin!
Kimseye ulaşamıyorum!
Çabuk koş!
Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Kardeşin
Atlamış
Ölüyor!
Koş diyorum KOŞ!
Saat 12. 21 Cuma; gözlerimden bir şeyler fışkırıyor! Pasajdan dışarıya doğru koşuyorum. Geçmem gereken parkın adı Adnan Kahveci. Ayaklarım kaldırıma değiyor. Topuklarım sızlıyor. Ana cadde hemen önümde. Kendimi yola atıyorum. İnsanların sesleri gittikçe uzaklaşıyor. Varlıkları uzaklaşıyor. Bayılacak gibi falan değilim. Vücudum hiç bu kadar atletik olmamıştı daha önce. Bacaklarımda sınırsız bir güç var. Kartal’a kadar koşsam yeridir. Ama zaman diyorum. Zamanım çok az. Kollarımı havaya kaldırmışım farkında bile değilim. Arabaları durdurmaya çalışıyorum. Yanlış yöndeyim ama. Karşı taraftan gelen bir taksi sonunda görüyor beni. Demin, yeşil elbiseye kıyıp da veremediğim o 50 lirayı şöföre uzatıp beni hemen hastaneye götürmesini söylüyorum. Hemen diyorum. Katılıyorum. Pencereyi açıp nefes almaya çalışıyor ve hıçkırıklara boğuluyorum.
Saat 12.31 Cuma; taksi şoförü ne yapacağını şaşırmış durumda. Arkada hiç durmadan ağlıyorum. Telefonum çalıyor. Yine babam. “Annene ulaşamıyorum” diyor. “Kardeşinden haberi var araba da ondaydı, kaza mı yaptı ne oldu da açılmıyor bu telefon?!” . Taksicinin rahatsızlığı dikkatimi çekiyor. Ne saçma. O sırada başka hiçbir şey düşünmüyor değilim aksine her şeyin fazlasıyla farkındayım. Kalbim deli gibi çarpıyor. Algılarım genişliyor. Annemi arıyorum. “Aradığınız kişiye şuanda ulaşıla…..” . Evet diyorum. Hem kardeşime hem de anneme aynı gün içerisinde veda etmem gerekiyormuş demek ki kaderim bu şekilde yazılmış. Daha bir hafta öncesinde aklımdan; ne kadar şanslıyım sevdiklerimin ölümünü yaşatmadı bana Tanrı hiç diyordum. Şuan yaşıyorum. Ölmeyi diliyorum ama yaşıyorum.
Saat 13.03 Cuma; sonunda varabildim hastaneye. Allahım burası insanlık kokuyor. Korkunç bir yer burası. Nasıl bulacağım kardeşimi burada!? Acil kapısından içeriye giriyorum. Danışmaya doğru koşar adım ilerlerken koridordan doktorlar bağırarak bizim olduğumuz tarafa doğru koşuyorlar. “Yangın çıktı hemen boşaltalım!” . Öldüm ben diyorum içimden. Allahım ne yapacağım! Kalabalık dışarı doğru itiyor beni. “Kardeşim nerede? Nasıl bulurum onu bu kalabalıkta! Ölüsünü bile alamayacak mıyım!?” . Yalnız hissediyorum kendimi, dünyadaki tek canlıymışım gibi. Babam Yalova’da. Zamanında gelmesi mümkün değil. Annemin ne olduğu ise belirsiz. Kalabalığın içinde aranıyorum. Gözlerim bir anda annemin sırtına değiyor. Annem diyorum içimden ANNEM! Bağırıyorum ama duymuyor beni. Koşuyorum kalabalıkları yırtarak. Kardeşime benzer birini göremiyorum yanında. Kalim ağzımda o an. Yetişiyorum, tutuyorum omuzlarından annemi. “Anne!” diyorum; “Ben geldim!” Sanki o an “üzülme ben de senin çocuğunum yanındayım burdayım” der gibiyim. Kendimden utanıyorum. Kusma hissi geliyor içime. “Nerede?” diye soruyorum. İleriyi işaret ediyor eliyle annem. Bakıyorum gösterdiği tarafa; tekerlekli sandalyenin üzerinde boynunda boyunluk var. Allahım diyorum içimden bugün ne kadar çok Allahım dedim. Şükürler olsun hayatta!
Saat 13. 15 Cuma; kardeşimi önden görüyorum. Beyaz okul gömleği kıpkırmızı. Hiç bu kadar çok kan görmemiştim hayatımda diye geçiriyorum içimden. Ama umrumda değil hala içinde dolaşan litrelerce kan var kardeşimin içinde. Sarılıyorum. Beni teselli ediyor “İyiyim ablacığım.” diyor. İçimden sadece küfür edebiliyorum. Salaksın diyorum, SALAKSIN! Burnu ve ağzı paramparça. Daha fazla dayanamıyorum. Demin vücudumu saran o enerji korkunç bir biçimde geri çekiliyor damarlarımdan. Bayılacak gibi oluyorum. Kardeşimin sınıf öğretmeni yakalıyor beni. “Kendine gel!” dediklerini duyuyorum. Kendime geliyorum.
Saat 13. 45 Cuma; yangından dolayı hastaneyi terketmek zorunda kaldık başka bir hastaneye gidiyoruz. Kardeşim bir yanımda sınıf öğretmeni diğer yanımda arabanın arka koltuğunda oturuyoruz. Annem arabayı bir yerlerde bırakmış. Taksiyle gidiyoruz bu yüzden. E5’te lanet olası bir kaza var! Kardeşim sayıklamaya başlıyor yanımda. Ben düşmedim diyor. Kapı sandım orayı diyor. Bir şeyler diyor. Duymak istemiyorum. Burnu sürekli kanıyor.
Saat 15. 00 Cuma; kardeşimin bütün tetkiklerinin yapılacağı hastaneye varıyoruz sonunda. Buraya gelene dek tam 3 hastane gezdik. Resmen can pazarı yaşanıyordu devlet hastanelerinde. Şimdi özel bir hastanedeyiz. İçim bi nebze rahat. Doktorlar oldukça ilgililer. Babam henüz gelemedi ama en yakın arkadaşı gittiğimiz 2. Hastanede yakaladı bizi. Abim de geldi. Tomografi çekilirken annem vücudunda kalan son enerji damlalarını tüketiyor. Her halinden belli bu. Hiçbir şey yapamıyorum anneme. Sarılmak istiyorum ağlamak istiyorum ama yapamıyorum. 6 aydır süren sigara diyetimi bozuyorum dışarıya çıkıp. O an sigaraya başladığımı biliyorum artık.
Saat 17.00 Cuma; iç kanama YOK, beyin travması YOK; çene kırığı YOK, bacaklar ve sağ kol SAĞLAM; burun ÇATLAK VAR; sol kol ÇATLAK VAR; ağız ve dişler DİKİŞLİK. TEŞEKKÜRLER TANRIM TEŞEKKÜRLER!
Saat 17.30 Cuma; kardeşimin ağzına dikişler atılırken annemle ben sonunda bir yere oturuyoruz. Babam sonunda geldi işlemlerle o ilgileniyor. Yanımızda olmaya çalışan ama bizi yormaktan ve utandırmaktan başka bir işe yaramayan tüm sevdiklerimiz evlerine dağıldılar. “Anne” diyorum “Bundan sonra gülebileceğimi hiç zannetmiyorum, bir tebessüm bile edemeyeceğim hayatım boyunca…”
Saat 18.30 Cuma; eve vardık. Kimse bir şey sormuyor birbirine. Dairede kimse yaşamıyor sanki. Herkes bir köşeye çekilmiş. Banyoya atıyorum kendimi. Suyun altında ağlayacağımı biliyorum. Ama beklediğim gibi olmuyor hiçbir şey. Sıkıyorum kendimi ağlamak için ilk defa. Tükendiğimi hissediyorum. Tüm duygularımın, tüm enerjimin tüm yaşamın içimden çekildiğini anlıyorum o an. Bundan sonra hayata nasıl devam edebilirim bilmiyorum. Su akıyor üzerimden ama benim için zaman duruyor.
Saat 19.30 Cuma; dolaptan bir içki alıp annemin yanına gidiyorum. Adını ne koyarsanız koyun ister kutlama deyin ister matem; içki içmeye ihtiyacımız olduğunu biliyorum. Çünkü doğru düzgün konuşamadığımızı görüyorum. Anneme bir titreme gelmiş bunun da farkındayım. Babam odasına çekilmiş kimseyi görmek istemiyor besbelli. Kardeşim içeride uyuyor. Bitirdiğimiz her kadehten sonra uyuduğu odaya gidip kontrol ediyoruz.
Saat 21.00 Cuma; kimse neden diye sormuyor. Nasıl diye sormuyor. Beynimizin içi dünyanın merkezi kadar dolu, dışarıya sessizlik hakim. Hepimizin dudakları dikilmiş sanki sadece onunki değil.
Saat 21.30 Cuma; ablamın kınası başlamıştır diye düşünüyorum. Tabiki gidemeyeceğimi haber veriyorum. Sanki benden başka herkesin hayatı devam ediyor. Kardeşim içeride uyurken vücudu yaralarını sarmaya başladı bile. Peki ya benim yaralarım ne olacak diye düşünüyorum içimden.
Saat 22.00 Cuma; küçükken içtiğim sonrasında da kustuğum hapları hatırlıyorum. İntihar mektubumu küçük erkek kardeşime yazmıştım. Kustuktan sonra da yırtmıştım. O bana bir mektup bile yazmamış diyorum içimden. Yoldaki sayıklamaları geliyor yeniden aklıma. “Ben kendimi atmadım, orayı kapı sandım…”
Saat 23.30 Cuma; yatağa gidiyorum. Uyuyup bir daha uyanmamak istiyorum. Sonra aklımda delice bir fikir oluşuyor. Ya bu gece uyuyup yarın yine Cuma’ya uyanırsam diyorum kendime. Ve inanıyorum bu fikre. Ne yapacağımı tasarlıyorum ikinci kez yaşadığım Cuma’da. Hangi dakikada nerede olacağımı hesaplıyorum. Sonra birden hiçbir şey yapmamam gerektiğini anlıyorum. Dün akşam bir kardeşimin en mutlu gününde ne giyineceğimi düşünürken, bu akşam bir diğer kardeşimin ölümle randevusunu düşünüyorum. Uyku her halukarda geliyor, bedenimi sarıyor. Kafamda güzeller güzeli bir gece elbisesi ile kanlı bir gömleği kıyaslıyorum dalmadan hemen önce. 80 kiloluk etim bir üfleme ile uzay boşluğuna karışacak kadar hafif. Zihnimse dünyayı evrenin dibine yollayacak kadar ağır. Uyku üzerimi örtüyor. Duyduğum son şey kardeşimin içeriki odada alıp verdiği nefesi. Yarın uyanmama sebep olacağını düşündüğüm nefesi…